EKMEĞİN TARİHİ

Ekmek İnsanoğlunun, tarih boyu üç yüz altmış beş gün, üç öğün bıkmadan, usanmadan, severek tükettiği yegane gıda maddesi ekmektir. Kısacası, her gün soframızı süsleyen, millet olarak, dünyanın neresinde olursak olalım, onsuz yapamadığımız ekmeğin tarihçesi, çok eskilere, buğdayın insanın yaşamına girdiği ilk dönemlere dayanır. Milattan Önce 9000-5500 yıllarını kapsayan dönem Neolitik Çağ adı da verilen Cilalı Taş Devri, tarımın ilk adımlarının atıldığı dönemdir. Kestane, Meşe Palamudu gibi ürünlerin ezilip suyla karıştırılarak elde edilen hamurun, kızgın taşlar üzerinde ya da külde pişirilerek yendiği bilinmektedir. Yapılan araştırmalardan elde edilen bilgilere göre Milattan Önce 4000 yıllarında Babilliler özel fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı. Yine Milattan Önce 4300 yıllarında değirmencilik ve fırıncılık sanatının icra edildiği, yapılan kazılardan elde edilen bulgulardan anlaşılmaktadır. Milattan Önce 2600 yıllarında Eski Mısırlılar, buğday unu ve su karışımından elde edilen hamura maya katıldığında ekmeğin daha yumuşak ve kabarık olduğunu fark ettiler. Çeşitli sınıflardan oluşan Mısır halkı ekmeği uzun zamandan beri bilmekteydi. Ancak mayanın tesadüfen bulunmasının ardından beyaz ekmek soyluların ve sarayın simgesi haline geldi. Zenginlerin ve soyluların rağbet ettiği bu mayalı ekmekler o kadar değer kazandı ki, Eski Mısır’da bu ekmekler para yerine bile kullanılmaya başlandı.
 
1991 yılında Mısır’da yapılan Giza Piramidi kazılarında, Milattan Önce 2575-2134 yılları arasında tarihlendirilen piramidin yapımında çalışan işçilerin ekmek yapımı için kullandıkları fırınlar bulunmuştur. Bunun dışında Mısırlıların mezar hediyelerinden biri olarak ekmek görülmektedir. Sümerlerin beslenmesinde arpa ekmeğinin önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Mısırlılardan ve Yahudilerden fırıncılık sanatını öğrenen Yunanlılar, Doğulularınkine benzer ekmekler yapmaya başlamışlardır. Romalılar “pişmiş buğday” sistemini uzun süre koruduktan sonra Milattan Önce 600 yılında Yunanlılardan ekmek yapmayı öğrenmişlerdir. Yunanlılar ve Romalılar tarafından çok önceden beri bilinmekte olan bira mayasının geleneksel ekmek mayasına katılması ile daha yumuşak ve lezzetli ekmek elde edilmiştir. Mısır’dan Roma’ya ve ardından Batı Avrupa’ya yayılan mayalı ekmek, son asırlarda hemen bütün dünyada sofralarda yerini almıştır. Ticari fırınların yapılmaya başlandığı Milattan Önce 500 yılından sonra ekmeğin kabarması için bazı karışımlardan istifade edilmeye başlandığı anlaşılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şıraya karıştırılmış darıdan yapılan ve uzun zaman saklanabilen bir karışımdır. Bir diğer uygulama ise buğday kırması ile beyaz şıradan yoğrulan ve üç gün kadar bekletilen bir hamurun maya olarak kullanılmasıdır. Fırıncılar yıllar boyu ekmeği kabartmak için fermantasyona bağlı kaldılar. Bir önceki hamurdan alınan hamurla aşı yapılarak kullanılan ekşi hamur metodu, gün geçtikçe özelliğini yitirmekle birlikte bazı bölgelerde halen uygulanmaktadır. Türkler’de genelde ekmek yerleşik düzene geçmeden önceki göçebe dönemde altında ateş yanan sacda mayasız ekmek olarak yapılır ve buna yufka veya lavaş denirdi. Bunlar uzun süre dayanan ekmeklerdi. Çünkü 7, 8 kat yufka üst üstte konulup, dürüm haline getirildiğinde sadece dışarıda kalan kısım kurur diğerleri taze kalırdı. Türklerin bazlama, büskeç, sinçü, pide gibi adlar verdikleri ekmek çeşitleri, böyle yufka şeklindeki ekmeklerdendi.
 
Sonuç olarak; Ekmek, temel besin kaynağı olma özelliği dışında folklordan, edebiyata; batıl inanışlardan kutsal kitaplardaki metinlere; şarkılardan, türkülere, şiirlere kadar insanoğlunun oluşturduğu tüm kültürel değerlerin nerede ise her noktasında vardır. Türk kültüründe ekmek kutsaldır. Yere düşen ekmek için “Ekmeğe basarsan taş olursun.” denir. Yere düşen ekmek öpülüp başa konarak hayvanlara verilmek üzere uygun bir yere konur.